Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor: Bilgi ekonomisi merceğinden Türkiye’yi bekleyen vahim tablo ne, ülke nerede, ne yapıyor, nereye gidiyor, nereye gitmeli?

Türkiye’de yakın tarihin en kritiği olarak nitelendirilen seçime bir haftadan kısa bir süre kaldı. Prof. Dr. Sencer Ayata ile yaptığımız “Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan” söyleşilerinin 10. ve son bölümünde, bu vesileyle hem günümüze hem de artık biraz da geleceğe bakma niyetiyle, “bilgi ekonomisi”ni işledik.

ODTÜ’de uzun yıllar akademik çalışmalarının yanı sıra üst düzey idari görevlerde bulunan, Harvard Üniversitesi ve WZB Berlin Sosyal Bilimler Merkezi’nde misafir akademisyen, Oxford’da akademi üyesi olarak bulunan, geçtiğimiz dönemde parlamentoya giren ve CHP yönetiminde görev üstlenen Türkiye’nin önde gelen sosyologlarından Prof. Dr. Sencer Ayata, Türkiye’ye mevcut olarak bilgi ekonomisi merceğinden baktığımızda vahim bir tabloyla karşılaştığımızı söylüyor.

Prof. Ayata’ya göre bilgi ekonomisine geçişin temel gerekliliklerinden biri güçlü eğitim altyapısı. AKP iktidarı üniversite sayısını artırmakla sıkça övünse de, Prof. Ayata “Öğrencilerimizin yarısından çoğu gelecekte dünyanın ucuz işgücünü oluşturacak olan beşinci ve altıncı basamaklarda bulunuyor. Demek ki ilk ve orta öğretim üniversitelere iyi öğrenci gönderme konusunda çok ama çok yetersiz kalıyor.” değerlendirmesinde bulundu. Türkiye’de üniversitelerin bağımsızlığını yitirmesinin bunda oynadığı role dikkat çeken Ayata, ” Özerklik üniversitenin verimli çalışabilmesi için olmazsa olmaz bir koşul. Kurumsal özerklik, finansal özerklik ve akademik özerklik” derken Türkiye’nin bütün bu açılardan Avrupa sonuncusu olduğunu vurguladı.

“Bilgi ekonomisinin taşıyıcıları, yani vasıflı işgücü için önemli olan yeteneğin önündeki engellerin ortadan kaldırılması. İnsanın kendini, potansiyelini en üst düzeyde ifade edebilmesi, gerçekleştirebilmesi” diyen Ayata, ” Baskıcı ülkeler ve şehirler, özellikle yenilik ve teknoloji kaynaklı büyüme konusunda canlı, çeşitlenmiş, özgürlükçü yaşam ortamı sunan yerlerin gerisinde kalıyor. Ülkeler için de böyle. Ve bariz bir şekilde görülüyor ki özgürlük, hoşgörü ve demokrasi karnesi zayıf ülkeler bilgi ekonomisini geliştirmekte daha fazla zorlanıyorlar. Türkiye işte bu büyük sorunla karşı karşıya” değerlendirmesinde bulundu.

Prof. Ayata’nın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle…

– Türkiye’nin önünü açacak yeni bir hikâyeye ihtiyaç duyulduğu sıkça dile getirilen bir konu haline geldi. Nasıl bir hikâye söz konusu olabilir sizce?

Bir büyük toplumsal dönüşümü düşünüyorsak bu hikâye sözcüğü biraz hafif kalıyor diye düşünüyorum. Bir kişiye boş konuşuyorsun anlamında “bırak hikâye anlatmayı” denir. Pek inandırıcılığı olmayan bir görüş, bir iddia anlamına da gelebildiği için büyük ve iddialı bir yeni toplum idealinin yeterince ciddiye alınmamasına yol açabilir. Harari isimli çok bilinen ve çok okunan yazar, “her büyük tarihi dönemin bir hikâyesi, öyküsü var” demişti. Örneğin tüm tarım toplumlarında ortak olan bir zihniyet, değerler, ideolojiler bütününü bir hikâye olarak nitelendirmişti. Bizde de bu hikâye sözcüğü sanki ondan sonra yaygınlaştı. Diyelim çok büyük, çok karmaşık, çok köklü bir değişim süreci sonrasında yaratılacak yeni bir toplumdan söz ediyoruz. Yeni ve daha güçlü bir kavram ortaya çıkıncaya kadar bir gelecek vizyonundan bahsetmek daha doğru olabilir gibi geliyor bana.


Yuval Harari

Bu anlamda Türkiye için yeni ve büyük vizyon deyince, bilgi ekonomisi, bilgi toplumu dışında ne söylenebilir? Geçmişte iki büyük tarihi evre var. Birincisi, göçebelikten yerleşik hayata, hayvancılıktan tarım toplumuna geçiş. İkincisi, tarım toplumundan sanayi toplumuna… Bilgi ekonomisine geçiş bu ölçüde büyük, köklü ve çok yönlü bir dönüşüm demek. İçinde bulunduğumuz dünyada gelişmekte olan bir toplum için tek gelecek vizyonu, isterseniz hikâyesi diyelim, bu büyük dönüşümün önünü açmak, onu hızlandırmak ve o hedefe ulaşmak. Tabii burada sabit değil sürekli değişen ve şekil değiştiren çok karmaşık bir süreçten söz etmiş oluyoruz.  Zorluklarımız da kısmen buradan kaynaklanıyor.

– Peki ne önemli, ne konmalı bu vizyonun ya da bu hikâyenin içine? Nasıl bir köklü değişimden söz ediyoruz?

Çok eleştirilmiş bir kavram modernleşme, modernlik… Ama modern topluma geçiş süreci üzerinde duralım kısaca. Sürecin doruk noktası de Sanayi Devrimi. Eski toplumu köklü biçimde değiştiren bu devrim 300 yıllık bir birikimin, bir modernleşme sürecinin sonucunda oluştu. Bir yanda diyoruz ki sanayileşme özünde bir teknolojik, ekonomik devrim. Ama görüyoruz ki arkasında çok yönlü, çok boyutlu bir değişim, birikim süreci var. Bu süreçte sanayileşen toplumların farklı deneyimleri var doğru. Evet, tarih, kültür, yapılar, koşullar itibarıyla her toplum bir yere kadar kendine özgü. Farklı modernleşme türleri var da deniyor. Her birinin bileşenleri farklı anlamında. Gelişmekte olan toplumlar da günümüzde farklı yollar izliyor. Ama şunu söylemek de mümkün. Modernleşme çok sayıda unsurun bir araya gelmesini gerektiriyor. Modernleşme sadece para bulmak, teknoloji getirmek, fabrika kurmakla olmuyor. Kentleşme, bilim, sanat, teknoloji, eğitim, sermaye, emek, rasyonel bürokrasi, siyasi katılım vesaire az ya da çok hepsini öngörüyor. Bunların aynı anda  ve aynı hızla ilerlemese de var olmaları gerekiyor. Günümüzde yeni vizyonu konuştuğumuz zaman, artık kaçınılmaz olan bilgi ekonomisine geçiş. Çok daha karmaşık ve zor bir süreç.

Güçlü bir eğitim altyapısı olmadan bilgi ekonomisi için gerekli olan insan kaynağı havuzunu  doldurmak mümkün mü? Ya da otoriter yapılar, tarım toplumlarının zihniyeti içine hapsedilmiş bir ortamda bilgi ekonomisi için vazgeçilmez olan özgür düşünceyi, yaratıcılığı, yenilikçiliği geliştirmekten söz edilebilir mi? Bana sorarsanız sosyal adaleti ve demokrasiyi olmazsa olmaz koşul olarak görürüm. Ama büyük vizyonun zembereği ne olmalı, merkezine ne konulmalı derseniz mutlaka bilim ve teknoloji derim. Ve onunla ilk planda ve doğrudan ilişkili bazı unsurlar.

– Bu kapsamda değindiğiniz ilk konu insan kaynakları havuzu oldu. Bilgi ekonomisinde en önemli unsurun toprak, hatta sermaye değil insan olduğu tespiti yapılıyor. Türkiye’de iktidar  nasıl bir yaklaşım içinde oldu bu konuda?

Kesinlikle. Yıllardır her gün söyleniyor, yüksek teknoloji kullanarak yüksek katma değer üretimini artırmalıyız diye.  Ama Türkiye bu alanlarda çok geri sıralarda. Elbette fiziki altyapıyı geliştirmek için daha fazla yol, demiryolu, liman, havaalanı gerekli. Daha kaliteli bir yaşam için daha fazla hastane, konut, yeşil alan yapmak önemli. Ne var ki bilgi ekonomisini geliştirmek için bunlar şart. Ama yaratıcılığı, yenilikçiliği, yüksek teknoloji üretimini geliştirmek için hemen her şey üzerinde  durulması gerekir. Bazı alanlara önem verip bazılarını göz ardı etmekle olmuyor. Yumuşak altyapı diyelim… Bilgi ekonomisine geçiş finansal, ekonomik olduğu kadar insani ve toplumsal boyutları ihtiva eden bir süreç. AKP iktidarı hem ekonomik gereğini yerine getirmedi,  yani yeterli kaynak ayırmadı. Hatta insani, toplumsal, kültürel boyutlar çok da umurundaymış gibi görünmedi. Kaldı ki bütünsel anlamda bilim ve teknoloji politikaları oluşturamadı. Çünkü vasıflı işgücünün ve daha da özel bir vurgu yaparsak yaratıcı insanların önemi ve rolünü kavramış gibi dahi görünmüyor.

Vasıflı ya da yaratıcı işgücü bilgi ekonomisine geçişin itici gücü oldu. Daha önce de konuştuk, işgücü talebinin beyaz yakalılara kaydığını. Ekonomi ve toplum nasıl etkileniyor bu değişimden?

Toplumlarda üretimin ve zenginliğin farklı tarihi dönemlerde farklı kaynaklara dayandığını biliyoruz. 200 yıl öncesine kadar dünyada tüm toplumlar tarım toplumu idi. Yani üretimin ve zenginliğin başlıca kaynağı tarımdı. 100 yıl önce de birkaç ülkede gerçekleşen Sanayi Devrimi zenginliğin ana kaynağını sanayi üretimi haline getirdi. Diğer bir deyişle güç ve zenginliğin kaynağı tarladan fabrikaya kaydı. Ama son 40 yılda sanayi toplumu da kabuk değiştirmeye, hatta başat konumunu yitirmeye başladı. Burada altı çizilmesi gereken süreç ekonomide üretimin ve istihdamın sanayiden hizmet sektörüne kayması. Üstelik hem endüstriyel hem de tarımsal üretim daha bilgi ve teknolojik yoğun hale gelmesi. Artık dünyada zenginleşen ve rekabet üstünlüğü sağlayan toplumlar bilgi temelli bir ekonomi yaratmayı başaran toplumlar.

Bilgi temel üretim faktörü haline geldikçe bilgi yoğun işlerde çalışanlara talep sürekli artıyor. Özellikle de yeni teknolojileri geliştiren, kullanan ve yayan kimselere. Üretimi ve refahı artırmadan, kültür ve sanatı geliştirmeye, insan sağlığından çevreyi korumaya en önemli kaynak bu yüksek vasıflı işgücü. İlerleme, büyüme, gelişme, kalkınma, refah artışı, ne derseniz deyin akla hemen yaratıcılık, yenilik, teknoloji geliştirme geliyor. Sizin de söylediğiniz gibi bilgi, eğitim ve araştırma ekonomik büyümenin itici gücü oldu.

“Yaratıcı kesim için sadece otoyollar, AVM’ler yetmez”

– Yaratıcılık, yaratıcı kesim dediniz. Türkiye’de yeteneğin önemi daha çok dile getiriliyor ama bu yaratıcılık üzerinde pek o kadar durmuyoruz gibi. Bilmem öyle mi?

Yaratıcı sınıf” deyimi dünyada iyice yerleşti. Kimler sayılıyor bunların aralarında? Hepsi değil ama çok sayıda örnek verebiliriz. Bilim insanları, araştırmacılar, mimarlar, mühendisler. İlk planda biraz şaşırtıcı gelse de sanatçılar, şairler, romancılar, aktörler, müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, fotoğrafçılar, kreatörler, film yapımcıları… Kültür, estetik ve tasarım işleri yapanlar. Finans, hukuk, tıp gibi alanların uzmanları. Diğer yandan aklıma düşünce kuruluşları, analistler, fikir ve kanaat önderleri geliyor. Belki de öncelikle yüksek teknoloji kullanan sanayilerde çalışanlardan söz etmemiz lazım. Bunları izlemekte zorlanıyorum açıkçası… Yazılım, yapay zekâ, uzay madenciliği, bulut teknolojisi, büyük veri, kablosuz teknoloji, sanal ve arıtılmış gerçeklik, robotik mühendisliği, madde bilim, genetik vb. Yapay zekâ deyince son günlerde insanları şaşkına çeviren yapay zekâ ürünleri, chatbot, sohbet robotu. Amerika’nın önde gelen gazetecileri günlerce bir öğrencinin tezini bu sohbet robotuna yazdırmasını konuştu.

– Nerelerde bulacağız bu insanları, yani nasıl oluyor da bu insanların havuzu büyüyor? Siz başlangıçta bir havuzdan söz etmiştiniz?

Yenilik, yaratıcılık ve teknolojik gelişme sadece teknik bir süreç değil. Bizde iktidarın düşündüğü ama o kadarını bile yapmadığı parayı bastırma işi değil. Yüksek vasıflı, yetenekli, yenilikçi, yaratıcı kimseleri bir arada tutmayı ve harekete geçirmeyi bilmek gerektiriyor. Tutmak diyorum,  açıklaması çok basit. Çünkü vasıfsız işgücü göçüne karşı önlemler alma yarışına giren en gelişmiş ülkeler vasıflı işgücünü çekme konusunda birbirleriyle yarışıyorlar. Hatta özellikle ABD’de şehirler birbirleriyle yarışıyorlar. Amaç yetenekli, vasıflı, yaratıcı insan havuzunu genişletmek.

Öyle olunca da bu nitelikleri haiz kimselerin değeri sürekli artıyor, beklentileri yükseliyor, kabul koşulları ağırlaşıyor. Aradıklarını bulacakları imkânlar, yerler, yaşam alanları, kültürel ve toplumsal çevrelerde yaşamak istiyorlar. Diğer bir açıdan bakalım. Bu tür çevreler yaratıcı kimselerin motivasyonlarını, enerjilerini, üretkenliklerini artırıyor. Romanlarda, filmlerde, özellikle büyük müzisyenlerin, ressamların yaşam hikâyelerinde görürüz. Süper yaratıcılar aykırı görüş ve davranışları olabilen kimseler. Gündelik yaşamda çok tuhaf, hatta aşırı bulduğumuz şeyler yapabiliyorlar. O kadar aşırı örneklere gitmeden şunu söyleyelim. Hoşgörünün geniş olduğu yerlerde yaşamayı tercih ediyorlar. Yani herkesi içine almaya açık, her kökenden insanın bulunduğu yerler. Oysa Türkiye’de siyasi iktidar değişimi kontrol edebildiği ölçüde bu tür çevrelerin gelişmesine mani olmaya çalıştı. İstanbul’da bunu yeterince yapamıyor artık. Ama birçok büyük şehirde bu baskılar nedeniyle yetenekler İstanbul’a, yurt dışına kaçıyor.

– Şehir hayatının ayrı bir önemi olduğunu vurgulamış oldunuz İstanbul’u örnek verince? Hangi yönleri itibarıyla çekim merkezi oluyor İstanbul, daha doğrusu bu büyük şehirler?

Şimdi biliyoruz ki yüksek vasıflı işgücü, yaratıcı kimseler evlerinde, hatta sakin ortamlarda çalışıyorlar. Ama bu yanıltıcı olabilir. Canlı, renkli yaşam ortamı bulunan, kültürel faaliyet çeşitliliği zengin olan yerler, çekim merkezlerinden uzak olmak istemiyorlar. Bilim, kültür, eğlence, sosyal ilişkiler bakımından beslenecekleri ortamlar. Stadyumlar, otoyollar, alışveriş merkezleri, turizm ve eğlence yerleri, elbet önemli. Ama bunlar bu kesimi çekmekte yetersiz kalıyor. Zengin ve çeşitlenmiş bir yeme içme kültürü, canlı kalabalık sokaklar, müzik kulüpleri, galeriler, tiyatrolar, eğlence yerleri olması isteniyor. Yeni ve çekici perakende mekânları kadar canlı bir sokak ve kafe hayatı. Barlar, lokantalar… Zengin sanat etkinlikleri yani tiyatrolar, sanat galerileri, gösteri merkezleri, konferans salonları, operalar, konser salonları. Yüksek teknoloji koridorları, dünya çapında üniversiteler, tematik müzeler, kütüphaneler, yayıncılık faaliyetleri… Ankara, üniversiteleri nedeniyle yaşam tarzı itibarıyla Türkiye’nin gözdesi olan İzmir’den bile en iyi öğrencileri çekiyor. İstanbul tüm diğer avantajlarının yanı sıra kozmopolit kültürü ve bilgi yoğun ekonomik faaliyetleriyle. Kısacası fiziki altyapının ötesinde bir bilim, sanat, kültür altyapısı ve estetik altyapı, yumuşak bir altyapı gerekiyor özellikle yaratıcı sınıfı çekebilmek için.


29 Mayıs 2022’de Mor ve Ötesi grubu, Vodafone Park’ta
İstanbul’un yakın tarihte gördüğü en kalabalık konserlerden birini verdi

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun

– Türkiye’de siyasi istikrar bir yandan yüksek teknoloji geliştireceğiz derken diğer yandan özgürlükleri sürekli kısıtladı. Burada ciddi bir çelişki yok mu?

Bilgi ekonomisinin taşıyıcıları, yani vasıflı işgücü için önemli olan yeteneğin önündeki engellerin ortadan kaldırılması. İnsanın kendini, potansiyelini en üst düzeyde ifade edebilmesi, gerçekleştirebilmesi. Oysa ister siyasi ister toplumsal olsun, aşırı denetim ve baskılar bu potansiyelin ortaya koyulmasını engelliyor. Tam da bu nedenle AB’nin Lizbon Stratejisi özgürlükçü bir toplumsal ve kültürel ortamın teşvik edilmesini öngörüyor. Çünkü özgürlükçü toplumlarda bilgi ekonomisine kolay uyum sağlayabilen nitelikli insan gücü potansiyeli daha hızla gelişebiliyor.

Diğer bir deyişle araştırmalar yaratıcı sınıfların özgürlüklerini kısıtlayan kapalı ve baskıcı toplumsal çevrelerden hoşlanmadığını, bu çevrelerden uzaklaşmak istediklerini gösteriyor. Çünkü kapalı ve tutucu topluluklar kendilerine uymayanları dışlıyorlar, ötekileştiriyorlar. Aykırı diye düşündükleri inisiyatifleri boğuyorlar, atıl bırakıyorlar. Sonuçlar ortada değil mi? Baskıcı ülkeler ve şehirler, özellikle yenilik ve teknoloji kaynaklı büyüme konusunda canlı, çeşitlenmiş, özgürlükçü yaşam ortamı sunan yerlerin gerisinde kalıyor. Ülkeler için de böyle. Ve bariz bir şekilde görülüyor ki özgürlük, hoşgörü ve demokrasi karnesi zayıf ülkeler bilgi ekonomisini geliştirmekte daha fazla zorlanıyorlar. Türkiye işte bu büyük sorunla karşı karşıya.

– Yenilik ve bilimsel, teknolojik gelişme ile kültür arasındaki güçlü bir bağdan söz ettiniz. Bu konu üzerinde duralım. Çünkü, bir fabrikayı ya da ticarethaneyi gözümüzün önüne getirdiğimiz zaman güçlü bir bağ görmek pek de kolay olmayabilir. 

Kültürel zenginlik, sanat her toplum için önemli. Ama söz konusu olan bilgi ekonomisi olunca kültür ve sanat daha bir önem kazanıyor. Yaratıcılık ve yenilikçiliğin gelişmesi büyük ölçüde kültürel ortamın uygunluğuna, sosyo-kültürel altyapının gelişmesine endeksleniyor adeta. Yine AB’nin Lizbon Stratejisi’nde ekonomide yenilikçiliğin ancak ‘kültür tabanlı yaratıcılık’ sayesinde mümkün olabileceği vurgulanıyor.

Bir kere üst düzeyde yaratıcılık gerektiren kültür artık bilgi ekonomisinin en hızlı büyüyen sektörleri arasında yer alıyor. Bir; Londra’da bir opera bileti binlerce lira. İnsanların boş zamanlarını dolduran en önemli sektör film endüstrisi değil mi? İkincisi; ülkeler büyüme için gerekli olan turistlerin ve yatırımcıların yanı sıra vasıflı işgücünü kendilerine çekmeyi ancak kültür etkinliklerini geliştirebildikleri ölçüde başarabiliyorlar. Üçüncüsü; yenilik ile sanatta yaratıcılık her geçen gün biraz daha fazla içi içe geçen faaliyetler. Birbirinden ayrı düşünülmeyen alanlar. Yaratıcılık hepsinden önce ilham almayı ve hayal gücü ile duygusal motivasyonun artmasını gerektirir. Bunları sağlayan her türlü sanat faaliyetleri. Araştırmalar, ekonomide en çok yenilik yaratabilen kentlerin canlı kent kültürüne sahip kentler olduğunu gösteriyor. Yaratıcı insanları fikren ve manen besleyen ortamlar. Bu amaçla kültürel başkentler, mahalleler, sanat merkezleri oluşturuluyor. Devlet tüm gücüyle bu gelişme potansiyelini teşvik ediyor. Türkiye’de ise birçok yerde, bu faaliyetler hâlâ şu ya da bu gerekçeyle kısıtlanabiliyor, yasaklanabiliyor.

“Kadınlar bilgi ekonomisinde çok daha başarılı”

– Bizde kısıtlamalar deyince en çok kadınlar, örneğin kadın sanatçılar akla geliyor. Yaratıcı, yüksek vasıflı kadın işgücü kendi başına önemli bir unsur değil mi?

Kadınların işgücüne katılımı, hepsinden önce vasıflı işgücü havuzunun genişletilmesi demek. Kaldı ki bir ülkenin gelişmiş bir ekonomiye kavuşması artık kadınların işgücü piyasasına en yüksek düzeyde katılmasına bağlı. Malumunuz, Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı AB ülkelerinin çok altında. Yüzde 30’un biraz üzerinde. Bilindiği gibi kadınların işgücüne daha fazla katılımının sağlanması ataerkil yapıların, katı gelenekçi güçlerin engeline takılıyor. Her zaman tekrarladığımız gibi, eğitimli kadınların dahi çalışma, kariyer ile aile arasında sıkışması, çalışırken çocuk büyütmenin zorlukları.

Oysa kız öğrencilerin okuma istekleri, meslek sahibi olma istekleri çok fazla. Orta öğretimde erkek öğrencilerden daha yüksek performans gösteriyorlar. Asıl önemlisi, kadınların bilgi toplumunda ve ekonomisinde sanayi toplumuna kıyasla çok daha başarılı olmaları. Kol emeğinin yerini uzmanlık, fabrikanın yerini büro oldukça kadınlar erkeklerle daha kolay rekabet edebiliyor. Devam eden güçlü toplumsal cinsiyet ayrımcılığına rağmen. Türkiye’de pek kıymeti bilinmiyor ama Cumhuriyet reformları sayesinde donanımı ve motivasyonu yüksek olan kadınlar birçok meslekte, yönetimde orta ve orta üst kademelere birçok benzer ülkeye kıyasla daha fazla gelebiliyor. Ama şunu özellikle vurgulayalım. Gelişmiş ülkelerde yenilik süreçlerinin merkezinde artık kadınlar erkeklerle birlikte yer alıyor.

– Bilgi ekonomisi toplumu deyince çevreden, yeşil ekonomiden mutlaka söz etmemiz gerekiyor mu? Yeniliğin, teknolojik ilerlemenin en yoğun olduğu alanlardan birisi.

Günümüzde sürekli ‘sürdürülebilir’ büyümeyi, kalkınmayı, gelişmeyi düşünür, konuşur olduk. Temel endişe, malum ekolojik dengelerin korunmasında yatıyor. Çünkü başta iklim değişikliği, bu konu en büyük küresel tehdit haline gelmiş durumda. Buzulların erimesi, çölleşme tehlikesi, hava kirliliği, su kaynaklarının, biyo-çeşitliliğin yok olması. Artık biliyoruz ki bilgi toplumuna geçişi hızlandırma ve yeşil teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanılması iç içe geçmiş durumda. Diğer bir deyişle iklim değişikliği ve çevre konuları ciddi bir ekonomik ve sosyal içerik kazandı. Yeşil ekonomi bilimi, yenilik ve teknolojiyi en yüksek düzeye taşıyan yatırımları öngörüyor. Diğer bir deyişle yenilik, yüksek katma değer ve ekonomik büyüme ile yeşil teknolojilerin geliştirilmesi birbirinden kopuk değil iç içe geçen konular ve alanlar. Örneğin özellikle Avrupa sosyal demokrat partileri eşitsizliklerle ve ayrımcılıkla mücadele kapsamında eko-sosyal politikalar geliştiriyorlar. Kısacası endüstriyel dönüşümü ve bilgi ekonomisine geçişi hızlandıran en önemli köşe taşlarından birisi de yeşil ekonomi. Ve araştırma, yenilikçiliğin ve yaratıcılığın en çok yoğunlaştığı alanlardan birisi de zaten bu. Oysa Türkiye’deki oldukça farklı bir durum görüyoruz. Evet rüzgâr, güneş enerjisi yatırımları teşvik ediliyor ama olana bitene bakın. Ekonomi politikalarına hakim olan rant odaklı büyüme anlayışı ortada. Değil çevreyi koruma, ormanları, meraları, yaşayan canlıları, tarımsal alanları, suları kısa dönemli, kar amaçlı girişimlere feda ediliyor

“Katı muhafazakârlık uzmanlık ve yeteneği heba ediyor”

– Siyasi iktidar bu koşulları yerine getirmekten çok uzak kaldı mı diyorsunuz?

Yeniliği hızlandırmak, teknolojiyi geliştirmek, üretimi artırmak, refah düzeyini yükseltmek çok yönlü bir süreç. Bütünleşik bir program çerçevesinde çok farklı boyutların bir araya getirilmesini gerektiriyor. Şunu vurgulamaya çalıştım. Finansal destekler ya da makro ekonomik politikalar olmadan elbet olmaz. Ama bu büyük dönüşüm birçok değişikliği öngörüyor. Dönüşümün siyasi, sosyal, kültürel boyutları ekonomik boyutu kadar önemli. Ülkeler ve büyük şehirler bu amaçları gerçekleştirmek için sistemli programlar uyguluyorlar. Önlemlerin başında vasıflı işgücünü ve onun içindeki yaratıcı kesimi büyütmek geliyor. Başta üniversiteler en alttan en üste tüm eğitim kurumlarını güçlendiriyorlar. Vasıflı işgücü çekmek için yarışıyorlar. Özgürlükçü bir siyasi ortamı, her türlü farklılığa hoşgörü ile bakabilen bir toplumu, iyi işleyen bir hukuk düzenini, sağlıklı bir çevreyi, zengin ve canlı bir kent kültürünü, yoksulları dışarıda bırakmayan adil ve eşitlikçi bir sistemi, bölüşümcü ekonomi politikalarını, toplumsal cinsiyet eşitliğini oluşturmaya çalışıyorlar. Devletin başarısı bu gerekleri yerine getirip vasıflı işgücünü ülkesine çeken bir ekonomik ve toplumsal iklimi yaratma kapasitesi ile ölçülüyor.

Türkiye’de siyasi iktidar bunları yapmak yerine, değil yeteneğin ve yaratıcılığın önünü açmak,  önüne olur olmaz engeller çıkartıyor. Eğitim sistemi bilgi ekonomisinin alt yapısını oluşturan vasıflı işgücünü yetiştirme konusunda çok yetersiz kalıyor. Elitler diyerek hor görme, baskı kurma, üniversiteleri zapt edilmesi gereken düşman kaleleri gibi görme, üniversiteler sırf iktidara yakın olsun diye zayıf donanımlı rektörler atama… Hepsi bu bakışın parçası. Bunlar değil vasıflı işgücünü büyütme, kaçırmaya neden oluyor.  Kısacası, bir yanda bilgi ekonomisinin ve vasıflı işgücünün gerekleri ve talepleri. Diğer yanda AKP’nin topluma kabul ettirmeye çalıştığı kültür ve değerler, savunduğu  ideolojiler ve uyguladığı politikalar… Bunlar uyuşmuyor. AKP’nin katı, gelenekçi muhafazakârlık anlayışı bilgi ekonomisine dönüşümü hızlandırmıyor, yavaşlatıyor. Donanım, uzmanlık, yetenek heba ediliyor.


Desen: Selçuk Demirel

Öğrencilerimizi bekleyen vahim tablo: Dünyanın ucuz iş gücü!

– AKP iktidarı kendisi de kabul etti, eğitimde yeterince başarılı olamadık diye. Ama aynı anda da başta binalar, okullaşma oranları, artan üniversite sayıları ile övünüldü. Sorun kalite sorunu mu?

Önce sunu söylemek isterim. Eğitimin amacı hepsinden önce olgun, erdemli, iyi yurttaş yetiştirmek olmalı. Ama biz burada vasıflı işgücü arzı üzerinde duruyoruz. Eğitim bir ülkede vasıflı işgücü yetiştirmenin ve bilimi, yeniliği ve yaratıcılığı geliştirmesinin de en önemli aracı. Ben ne olursa olsun okullaşma oranının yükseltilmiş olmasını olumlu buluyorum. Ama söylenenler sadece Türkiye’de olmadı. Buna bakmalıyız. Eğitime verilen önemin tüm dünyada zirve yaptığı son 20 yılda okullaşma oranları dünyada da yükseldi. Nitekim Türkiye’de eğitim diğer ülkelerin değil önüne geçmek, gerisinde kaldı.

Sadece iki uluslararası değerlendirmeye bakalım. Bir kere, en iyi üniversitelerimiz daha ilk 500’e  girmekte zorlanıyor. Çin, Kore, Singapur bizden gerilerde başladı ama bu ülkelerden çok sayıda üniversite ilk 25’e, 50’ye giriyor. İkincisi, orta öğretimde öğrencilerin başarı puanları sıralaması. PİSA skorları. Altı kademe üzerinden değerlendirildiğinde, yaratıcılar ve yenilikçiler havuzunu oluşturan birinci ve ikinci kademelerde Türk öğrenciler yok gibi. Ezici çoğunluk alt dört basamakta. Asıl vahim olan, öğrencilerimizin yarısından çoğu gelecekte dünyanın ucuz işgücünü oluşturacak olan beşinci ve altıncı basamaklarda bulunuyor. Demek ki ilk ve orta öğretim üniversitelere iyi öğrenci gönderme konusunda çok ama çok yetersiz kalıyor.

– AKP iktidarının üniversitelerle ilişkisi aynı zamanda çok siyasi bir konu olageldi. Boğaziçi Üniversitesi’nde olanlar gündemden düşmüyor.

Yenilik çok farklı alanlarda ve farklı kuruluşlar tarafından gerçekleştiriliyor. Nitekim Türkiye’de bazı özel kuruluşlar Ar-Ge, yenilik, patent elde etme konusunda daha başarılı da oluyor. Ama araştırma, yeni bilgi üretme ve yeni teknoloji geliştirme konusunda öncü kurumların başında üniversiteler geliyor. AB yeniliğin temel motorunun üniversiteler olduğunu söylüyor. Çünkü büyük yenilikler, teknolojide yeni ufuklar açan büyük buluşlar, ekonomide büyük sıçramaları mümkün kılan araştırmalar üniversitelerde, hatta temel bilimlerde gerçekleştiriliyor. Diğer yandan üniversiteler vasıflı eleman yetiştiriyor, temel yeniliklerle yatırımcıları besliyor, onlara yeni organizasyon ve çalışma modelleri sunuyor.

Üniversiteler yetenek mıknatısları. Bu nedenle yaratıcılık ve yenilikçilik merkezleri oluyorlar. Bilgi ve teknolojinin öneminin giderek arttığı bir dönemde bilgiyi yöneten, dönüştüren ve her geçen gün önemini artıran kurumlar üniversiteler. Yüksek eğitimin yoğunlaştığı yerler aynı zamanda ekonomik büyümenin daha hızlı olduğu yerler.

Türkiye’de üniversitelerin durumuna gelince… Söylediğimiz gibi üniversite sayısı arttı. Onunla birlikte öğrenci sayısı da arttı. Bütün eksiklere ve sorunlara rağmen ben bu artışları olumsuz gördüğümü söyleyemem. Yine aynı konu, artış yalnız Türkiye’de olmadı. Dünyada da üniversitelere büyük önem verildi ve üniversiteleşme oranları artırıldı. İkincisi, Türkiye’de esas sorun kalite boyutunun ihmal edilmesi. Bu konuda siyasetin etkisi yer yer yıkıcı bile oldu.

Kurumsal, finansal, akademik özgürlükler açısından
Türkiye’de üniversitenin durumu

– En çok konuşulan ve tartışılan konuların başında siyasi iktidarın üniversitelere, üniversite yönetimlerine, üniversitelerin işlerine aşırı derecede müdahale etmesi geliyor. Özerklikten söz etmek bile mümkün değil mi diyelim?

Kesinlikle. Özerkliği denince üç alan dikkate alınıyor. Özerklik üniversitenin verimli çalışabilmesi için olmazsa olmaz bir koşul. Kurumsal özerklik, finansal özerklik ve akademik özerklik. Türkiye bütün bu açılardan Avrupa sonuncusu. Daha da vahim olan son yayınlanan dünya sıralamasında 200 dolayında ülke arasında son 10 ülke içinde görülmesi. Oysa AKP iktidara gelmeden hemen önce Türkiye dünya ortalamasının biraz üzerinde bir yerde duruyordu. Neden bu durumdayız? Daha iyi açıklaması olabilir mi?

Gelelim idari özerkliğe. Dekanları üniversite değil YÖK, rektörleri YÖK bile değil cumhurbaşkanı atıyor. Bu fiilen şu demek. Atamalar başkan danışmanları, kulisler, lobilere göre yapılıyor. Üniversiteler merkezi otorite tarafından yönetiliyor. Üçüncüsü, mali özerklik. Nereye kaç lira harcayacaksın, kaç asistan, öğretim elemanı alacaksın, personeli nerede kullanacaksın, muhasebede mi, ulaşımda mı, yoksa laboratuvarda mı? Bunları en iyi kim bilir? Üniversite yönetimi, yani rektör, dekan, bölüm başkanı değil mi. Hayır bizde Maliye biliyor.

“Başarılı üniversiteler aşağı çekiliyor”

– Kaynak yetersizliğini de herhalde bunlara ekleyeceksiniz?

Bütçede artış oldu ama üniversite sayısı arttı, öğrenci sayısı arttı, akademisyen sayısı arttı. Yıllar içinde pek de artmayan bir bütçe her yıl artan paydaşlar arasından bölünüyor. Üniversitelere ayrılan kaynak millî gelire oranlandığında yüzde 1, bütçe payı da yaklaşık yüzde 4. Bu,  üniversitelere ve bilime verilen değerin ölçüsü. Üniversite ödeneklerinin dörtte üçü zaten personel ödeneklerine, yatırım ödeneklerine ayrılıyor. Maaş sorunu var, özlük hakları sorunu var (terfiler, kadrolar), baskıdan kaynaklanan endişe, korku, huzursuzluk var. Kısacası üniversiteler kaynak, kadro olarak yeterince desteklenmiyor. Başarılı olanlar teşvik edilecek yerde da aşağı doğru çekiliyor. ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ, Hacettepe…


“AKP döneminde atıf oranı yüzde 1’e düştü”

– Genel olarak araştırmaya ayrılan payın da çok yetersiz olduğu biliniyor…

Bilimsel yayın sayısı artmakta ama artış hızı benzer ülkelerin gerisinde kalıyor. AKP iktidarının başında kişi başına yaklaşık sekiz olan atıf sayısı yüzde 1’e kadar geriledi. Bu, yapılan yayınların evrensel bilimsel ölçütlere göre değerinin çok düşük olduğunun göstergesi. İki yıl öncesi itibarıyla üniversiteler 4 bin dolayında patent ve faydalı model başvurusu yapmış. Aynı yıl Kaliforniya Teknik Üniversitesi tek başına 671 başvuru yapmış.

Gelişmiş ülkelerin AR-GE’ye bütçelerinden ayırdıkları pay yüzde 2,5 ile 5 arasında. Türkiye’de ise yüzde 1,3’ü ancak buluyor. 2020’de Türkiye’de toplam Ar-Ge harcamaları sadece 4, Almanya’da ise 116 milyar dolar. Bu harcamalarla değil iki ülke arasındaki teknolojik mesafenin daralması, aradaki uçurumun derinleşmesini  önlemek dahi mümkün değil. Bu gerçekten karanlık bir tablo.

ABD sadece çip sektörüne 50 milyar dolar araştırma desteği aktardı. Ve New York’a tam 100 milyar dolarlık bir yatırım yapılıyormuş yarı iletken üretmek amacıyla. Türkiye’nin ihracatı dünya ihracatının yüzde 1’i. Bunun sadece yüzde 3’ünü yüksek katma değerli ürünler oluşturuyor. Ana sektör tekstil. Tabii güzel bir şey ama birinci olduğumuz fındık, kayısı, kuru üzüm.

Dünyada ‘yenilik’ rekorları kırılırken Türkiye’nin yatırımları

– Biz bunları konuşuyoruz ama sonunda teknolojik gelişmeyi öne çıkartan söylemler, projeler, örnekler daha çok siyasi iktidardan çıkmıyor mu?

Siyasi iktidar yıllardır yol yaptık, köprü yaptık diyor. Hava taşımacılığında, iletişim alt yapısında önemli ilerlemeler oldu. Açıkça söyleyeyim, bunlara tamamen karşı çıkılmasını doğru bulmuyorum. Birçok yerde kent trafiği felç olmaya devam ediyor ama şehirler arası yollar epeyce rahatladı. Ekonomiye, çevreye önemli katkıları da olmuştur. Sırf insani açıdan bakalım, eskisine göre kazalar ciddi oranda azaldı. AKP iktidarı tabii bunlara şehir hastanelerini, limanları, havaalanlarını, hava taşımacılığını ekliyor.

Yok saymak doğru değil, dedik ama üç dört çok önemli sorun var. Bir kere 20 yıldan söz ediyoruz. O kadar uzun bir süre ki… Peki bu sürede başka ülkeler ne yapmış? Çoğu ülke boş durmuş değil, bazıları fazlasını bile yapmış. O nedenle karşılaştırmalı değerlendirmeler yapmak gerek? İkincisi, yurt içi kaynaklar bir yana, Türkiye bu sürede 500 milyar dolayında dış borç yapmış. Yurt dışından yatırımlar gelmiş. Kaynakların hepsi demiyorum bir kısmı üretkenliği, yeniliği, katma değeri daha fazla artıracak ya da doğrudan insani gelişmeyi sağlayacak daha başka alanlarda kullanılamaz mıydı? Yıllardır parayı betona yatırdık diyenler zaten bunu kastediyor. Paranın en yararlı yere gittiğini söylemek mümkün değil. Üçüncüsü, her gün bir yeni haber okuyoruz, yatırımların maliyeti konusu hepsinden önemlisi. Büyük projelerde bir liralık işin iki liraya hatta daha fazlasına mal edildiği belgelerle ortaya konuluyor. Hastaneler, köprüler, yollar hepsi için bu soru geçerli. Biteli yıllar olmuş, hâlâ imtiyazlı şirketlere döviz karşılığı büyük ödemeler yapılıyor. Üstelik burada bir de siyaseti, toplumu yozlaştıran hukuksuzluklar, usulsüzlükler, yolsuzluklar söz konusu. Kaldı ki bir de nitelik ve verimlilik konusu var. Birçok yol var ki yapılır yapılmaz bozulmaya başlıyor. Ya da bu ölçüde bir merkezileşmiş, yoğunlaştırılmış devasa büyüklükteki hastaneler ne ölçüde verimli oluyor? Bu sorular sürekli dile getiriliyor, getirilmiyor değil. Yok saymak yerine var demek, olumlu olana olumlu demek ama bu soruları birlikte yönelterek, AKP’nin 20 yıllık yatırım politikalarını sorgulamak lazım. Aksi yaklaşımlar, görüp beğenen, kullanıp memnun kalan vatandaşları rahatsız ediyor. Sistem bir bütün olarak sorgulandığı zaman kayda değer bir başarının olmadığı açıkça görülüyor. 

Çağın en önemli değerleri yaratıcılık, yenilik, yüksek teknoloji yarışında Türkiye’nin durumu

– Benzer bir propaganda yeni teknolojiler konusunda da yapılıyor. Dünyadaki gelişmeler ile karşılaştırılacaksa asıl bu noktaya bakmamız gerekmez mi? 

Aynen öyle. Türkiye’nin SİHA’ları önce Karabağ’da yaşanan çatışmalar ve son olarak da Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin olarak dünyada da konuşuldu mu? Evet. Savunma sanayiinde yerli üretim dillerden düşmüyor. Şimdi TOGG piyasaya sürülme aşamasında. Karadeniz’de doğal gaz. Hepsi iyi diyelim. Hatta bunların hepsinde ileri teknoloji gerektiren parçaların, girdilerin, süreçlerin önemli bölümünün ithal ediliyor olduğunu da bir kenara bırakalım. Öncesinde ASELSAN, HAVELSAN ve TUSAŞ’ın çok ciddi bir birikimi vardı, bunun üzerine oturtuldu. Bunu unutmamak lazım

Otomobil, yeni ürün falan değil. 100 yıldır üretilmiyor mu? Bırakın ABD, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya’yı… Çin, Güney Kore kaç yıldır otomobil yapmıyor mu? Elektrikli otomobili de ilk biz yapmıyoruz. Burada söz konusu olan yeni teknoloji değil, kısmi ithal ikamesi. Dünyada birçok yerde, denizden doğalgaz çıkartılıyor. Büyük uçak gemileri II. Dünya Savaşı’nda yoğun olarak kullanılmıştı. Yeni nesil fırtına obüsler tanıtıldı. Toplam altı tane. Şu yapılıyor, bu yapılacak, gemi, helikopter vesaire gelecekmiş. Türkiye’de üretilmesi yeni ama her yıl hiç bilinmeyen yepyeni alanlarda yenilik rekorlarının kırıldığı bir dünyada bunların yeri ne? Türkiye’de gerçekleştirilen teknolojik yenilikler tabii bununla sınırlı değil. Üniversitelerde, teknoparklarda, özel kuruluşlarda çok sayıda yenilik örnekleri var. Patentler alınıyor, yeni ürünler ticarileştiriliyor. Ama önemli olan yine aynı soru, Türkiye’nin diğer ülkelerle karşılaştırıldığında ne durumda olduğu, nereden nereye geldiği? Üniversiteler, Ar-Ge harcamaları, patentler, yenilikler açısından nasıl bir performans gösterdik son 20 yılda? Teknolojik yeniliklerin baş döndürücü bir hızla çeşitlendiği ve arttığı 21. yüzyılda, bu birkaç örneğe bakarak, AKP iktidarının bilim, teknoloji, yenilik alanında başarılı olduğunu söylemek mümkün değil.

Memnuniyet verici bir başka gelişme var aslında. Son bir yılda bilim eğitim tarafı eksik olmakla birlikte teknoloji konusu gündemde çok daha fazla yer tutmaya başladı. Önemi konusunda farkındalık artıyor. Konular, merak, ilgi popülerleşiyor. Zorla sözde “kalbi” eğitim adı altında dini vakıflara yönlendirilen öğrencilerimiz dünyada fenne en meraklı öğrencilerin başında geliyor. PISA skorları gösteriyor bunu. Diğer yandan, bu konu dibe doğru yarışan siyasetin gündeminde pek yer tutmuyor, hükümetin yaptığı ise icraat propagandası düzeyinde kalıyor. Cumhurbaşkanı ne Z ne de Y, Teknofest Kuşağı dedi. İyi tarafından bakalım. Çünkü çok değil 10 yıl önce kindar ve dindar kuşaktan söz ediyordu. 20 kayıp yıla, yüksek teknoloji geliştirme alanındaki tüm başarısızlığına rağmen AKP yüksek teknolojiye sahip çıkmaya çalışıyor. Ama bu alanda başarı söz konusu değil. Türkiye teknoloji alanında ikinci sınıf, yani teknoloji bağımlı ülkeler liginde yerini almış durumda. Nitekim AKP’nin iktidarda olduğu dönem boyunca Türkiye dünya rekabet gücü sırlamasında değil yükselmek, on basamak kadar düştü, 60. sıralarda dolanıyor.


– Birkaç yerde sadece Türkiye’ye değil dünyada olup bitenlere bakalım dediniz. Karşılaştırmalı örnekler verdiniz. Hatta teknolojik uçurum açılıyor, tablo karanlık dediniz? Günümüzde dünyanın en büyük beş on şirketinin ileri teknoloji alanlarına faaliyet gösterdiğini görüyoruz. Özellikle son bir yılda yeni teknolojilerle ile ilgili baş döndürücü haberler okuyoruz…

Teknik yönü benim alanım değil ama bu tartışmaları hepimiz izlemeye çalışıyoruz. Son altı ayda onlarca önemli yeniliğin yanı sıra iki konu her yerde tartışıldı. Örneğin, bu çip konusu bir süredir gündemden düşmüyor. Çip krizi diye de geçiyor. O yüzden otomobil üretiminde sıkıntı yaşanıyor deniyor. Ekonominin en temel girdisi bu, yani yarı iletkenler olmuş. Pasifik havzasında diplomatik savaşların bu nedenle yapıldığı belirtiliyor. Tırmanan diplomatik, ekonomik ve askeri gerginlikler… Nedeni bu bölgenin dünyada çip üretiminin de merkezi olması. Sistemi kontrol eden tüm dünyada büyük ekonomik ve stratejik güç haline geliyor. Gündelik yaşamımızın ekmek, su gibi vazgeçilmez bir parçası haline gelen cep telefonu. Tasarımı, yani işin en ince ve önemli tarafı ABD’de de yapılıyor. Çipin üretimi Tayvan, Japonya ve Güney Kore’de. Montajı ağırlıkla Çin’de. En kaliteli, en verimli, en küçük çipi üretme konusunda firmalar ve ülkeler arasındaki büyük yarışa dikkat çekiliyor.  Söylenen şu. Bir saç kılı diyelim 100 bin nanometre. Bir çip sadece üç nanometre. Bu kadar küçük. Sorun, ya da yarış, tahayyülü dahi zor olan bu küçüklüğün içine kaç tane transistör yerleştirebileceği? Rekabette başarıyı, üretimde artışı, ekonomide zenginliği, toplumda refahı, siyasette ve askeri alanda etkiyi bu transistör yoğunluğu belirliyormuş. Uçakların daha hızlı uçması, telefonunuza kaç fotoğraf sığdırılacağı, akıllı ev aletlerinin, çamaşır makinası, buzdolabı vb. TÜBİTAK projesi var bu konuda. Ama kararlı biçimde arkasında durulmuyor. Büyük kaynak ayırılmıyor. Türkiye de çok sınırlı bir çip üretimi dışında tamamen dışa bağımlı. Oysa ileri teknoloji ürünlerinin gelişmesi de bu çipe bağlı.

Akıllı çağ. Bilgi çağı diyoruz. En çok konuşulanlardan bir başkası ise yapay zekâ. İnsan aklının, insanın yerini alacak akıllar üretilecek mi? Yapay zekâ bir tehlike olarak da görülüyor. En ileri yapay zekâ türlerinin üretiminin altı ay durdurulması konuşuldu. Hızlı ilerleme büyük endişe yarattı. Sohbet robotlarının en ileri modelleri birbiri ardına devreye sokuluyor. Bunlar önceden tahmin edilmeyen yetenekler gösteriyorlar. Olumlu yanları daha ağır basıyor. Yeni ilaçlar keşfetme. Yeni maddeler geliştirme. Yeni enerji kaynakları yaratma. İklim değişikliği gibi büyük sorunları çözme. Diğer yandan bilim kurgu felaket senaryoları. İlk nesil yapay zekâ belli işleri yapma üzerine kuruluyordu. Ama ikinci nesilde nitelik değişikliği oldu. Şimdi robot tarama motoru kullanıyor ve internetten öğreniyor. İnsan gibi kendisi öğreniyor ve öğrendiğini kullanıyor. Makale yazıyor, doküman hazırlıyor. Zekâsını kötüye kullandığı da görüldü. Yetenekler ve tehlikeler bir arada. Yalnız beyaz yakalı işlere değil, tüm yaşama ilişkin yönelik tehdit söz konusu olabiliyor. Zehirli madde, virüs üretme, teröre teşvik etme gibi. Bilim insanları riskleri  çok yüksek görmüyor. Ama şimdiden kontrol sorunu öne çıktı. Bir süre üretimine ara verildi deniyor.

– AKP iktidarının reklamını yaptıklarını bunlara bakarak mı değerlendirmeliyiz?

Dünyada yeni bir iş bölümü var. 19. yüzyıldakinden farklı. Ama  o zaman da dünya yine ikiye bölünmüştü. Bir yanda ucuz hammadde üretenler, diğer yanda imal ettikleri pahalı ürünleri dışarıya satanlar. Sanayileşen ülkeler ekonomik bakımdan zenginleşti, orduları güçlendi, dünyaya hükmeder duruma geldiler. 21. yüzyıl itibarıyla da çok net bir tablo ile karşı karşıyayız. Yeni küresel yarılma, yeni teknoloji üreten ülkelerle teknolojide dışa bağımlı ülkeler arasında. Ve son 20 yılda Türkiye’nin teknoloji ithal eden, bağımlı ülkeler arasında yer aldığı iyice belirginleşti. Bu kaba gerçeğin üstünü SİHA’yla, doğalgazla, otomobille örtmek mümkün değil. Önümüzdeki dönemde ülkeler arasındaki en büyük ekonomik ve siyasi eşitsizliklerin nedeni bu teknolojik fark, uçurum olacak. Çünkü Türkiye çağımızın en önemli değeri olan yaratıcılık, yenilik, yüksek teknoloji yarışında ikinci sınıf ülke durumuna düşmüş durumda.

Sonuç şu. Şayet AKP iktidarı Türkiye’nin önünü açmakta yetersiz kaldıysa alternatif bir yeni Türkiye vizyonu, çerçevesi, yol haritası, gelecek ufku ortaya koymak kaçınılmaz oluyor. Bu konu toplumun kanayan yaralarına merhem olacak vaatlerde bulunmaktan çok farklı. Türkiye’nin mevcut sorunlarının nasıl aşılacağını gösteren çözümlerden, programlardan da çok farklı. Evet, biliyoruz büyük seçmen kütlesi ‘yerine getirilebilecek’ vaatler bekliyor, herkesi rahatlatacak somut çözümler bekliyor. Siyasetin önceliği kuşkusuz bunları yapmak. Ama bu burada büyük vizyon dediğimizden farklı. Hele öncelikli olanları çözelim, arkası gelir demeyi doğru  bulmuyorum. Mesele Türkiye’nin önemli sorunlarını bir büyük atılım vizyonun içine yerleştirebilmek.

– Birçok konuya değindik; toparlamak gerekirse burada konuştuğumuz dönüşümde dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar nedir?

Son olarak şu. Burada kastedilen en donanımlı kimselerin, kurumların, önde gelen siyasi partilerin oturup manifesto hazırlaması değil. Başta bilgi yoğun işlerde çalışanlar olmak üzere tüm dinamik, yüzü ileriye dönük kesimlerin konuştuğumuz konulara önem vermesi, toplumda farkındalık yaratmaya çalışması ve bunlardan doğacak momentumun siyasi harekete dönüştürülmesi. Vizyon, hikâye her neyse… Oturup yazılması değil. Böyle bir toplumsal ve siyasal hareketin sonunda ortaya çıkması. Türkiye iki taraftan çekiştirilen bir ülke. Her toplumda olduğu gibi büyük dönüşüme hazırlıklı olmayan, bundan rahatsız olan kesimler var. Dahası toplumun büyük bir bölümü çok haklı olarak geçimin sağlama, ayakta durma mücadelesi veriyor. Haklı olarak bununla meşgul. Toplum daha eşitlikçi, daha eğitimli olsa kuşkusuz katılan kesimler daha da çok olur. Ama şunu vurgulayayım. Bu iş şu anda yüzü geleceğe dönük, dinamik, taşıyıcı sınıfların işi. Onlar siyasete daha çok ağırlıklarını koymalı. Ve siyaset bu kimselere, kesimlere daha açık hale getirilmeli.

Prof Sencer Ayata ile Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan

Pandemi sonrası dünya | Prof. Sencer Ayata: Ufukta, gücünü bilimden alan uzman otoritesinin, siyasi otoritenin önüne geçeceği yeni bir aydınlanma görünüyor

Yoksulluk ve Eşitsizlik | Prof. Sencer Ayata: Sokak hareketlerinin ortak noktası eşitsizlik; kaynama noktası ise yoksulluk, dışlanma, ayrımcılık, ötekileştirme

Gençlik 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: Z kuşağı türdeş mi, ‘medya tekeli’ nasıl kırılıyor, Y kuşağından sonra Z kuşağı da AKP’den uzaklaşıyor mu?

Gençlik 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Genç kesimde modernlik ve laiklik, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçti; muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor

İttifaklar 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: ‘Yeni anayasa’ manevrası ne sonuçlar üretebilir; partilerin ittifaklar içindeki durumları ne, CHP otoriterleşmeye karşı neden kritik bir önem taşıyor?

İttifaklar 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Oy kaybı yaşayan MHP reformlar konusunda düşünüldüğünden esnek davranabilir; CHP ve İyi Parti seçmenleri arasında geleceği temsil eden ve hızlı büyüyen nüfus öne çıkıyor

Kutuplaşma 1. parça |Prof. Sencer Ayata: Muhafazakâr mahalle ile mahallenin çocukları arasında giderek belirginleşen bir fay hattı oluşuyor

Kutuplaşma 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Başkanlık anayasası iktidara dışlayıcı otoriterlik, muhalefete çoğulculuk, Türkiye’ye ise sertleşen kutuplaşma getirdi

Dünyada ve Türkiye’de sosyal demokrasi 1. parça | Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor: Almanya seçimleri yeni bir sol dalgayı mı haber veriyor?

Dünyada ve Türkiye’de sosyal demokrasi 2. parça | Prof. Dr. Sencer Ayata: 1980 sonrası uygulanan neo-liberal politikalar Latin Amerika’da solu, Türkiye’de ise AKP’yi iktidara taşıdı!

Dünyada ve Türkiye’de sosyal demokrasi 3. parça | Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor; CHP sosyal demokrat mı, sorunları ve imkânları ne, gündeminde ne olmalı?

Yolsuzluk ve yozlaşma 1.parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor; Türkiye, Yolsuzluk Endeksi’nde AKP döneminde nasıl 54. sıradan 96. sıraya geriledi; yozlaşmanın yöntemleri ve yaygın olduğu alanlar neler?

Yolsuzluk ve yozlaşma 2. parça | Prof. Ayata: Türkiye’de ahbap-çavuş kapitalizmi işliyor; kayırmacı gelir ve servet transferleri, sosyal yardımlara ayrılan kaynakları geçti!

Manevi çöküntü 1. Parça | Prof. Sencer Ayata: AKP iktidarı ‘ahlaki üstünlük ve manevi kalkınma’ adı altında dokunulmazlık zırhı oluşturdu; kendilerinde her istediklerini yapma icazeti buluyorlar!

Manevi çöküntü 2. Parça | Prof. Sencer Ayata: AKP ‘manevi kalkınma’ iddiasıyla yola çıktı, ancak Türkiye toplumsal ve psikolojik çöküşe sürüklendi; elde dünyanın en karamsar ve mutsuz ülkelerinden biri var!

Sosyal Sınıflar 1. Parça |Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor: Siyasi partiler sosyal sınıfları yeterince dikkate alıyor mu, hangi toplumsal kesim büyüyor, neye göre oy kullanıyoruz?

Sosyal Sınıflar 2. Parça | Prof. Dr. Sencer Ayata: Toplumun üçte ikisinin temsil edilmediği AKP Meclis grubunda iş insanları diğer partilerden fazla; AKP, yoksul değil zengin bir elit partisine dönüştü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir